Geçmişten Günümüze İStanbul'da
Su ve Su Kültürü
Süheyla Murad - Türk ve İslam Eserleri Müzesi Etnografya Bölüm Sorumlusu
İşlemeli Bohça - Adell Armatür Koleksiyonu
İşlemeli Bohça - Adell Armatür Koleksiyonu
SU YAPILARI VE YAŞAM
BİZANS BAŞKENTİ
Konstantinopolis’te nüfus daha çok deniz kıyısındaki bölgelere ve Mese Caddesi’nin iki tarafına yerleşmiş, yapılaşma şehrin surlarının içinde kalan tüm araziye yayılmamıştır. Nüfusun en kalabalık olduğu 6. ve 7. yüzyıllarda sayı 350.000 ila 400.000 arasındadır. Bu dönemlerde kent sakinlerinin yiyecek ve içeceğin yanı sıra, insanların başını sokacak bir yerbulmaları de pek kolay değildir. Nüfusun arttığı dönemlerde boş topraklara birçok yeni mekânın yapılması, yani imparatorluğun zengin kent merkezi ile yoksul banliyö olgusuna daha o dönemlerde vurgulanması anlamına gelmektedir. Bizans şehirleri; meydanları, çeşmeleri, su kemerleri, sarnıçları, lağımları ve özellikle hamamlarıyla tanınmıştır. Bizans hamamları, Eski Yunan ve Roma hamamlarından çok az farklıdır ve Bizans hamamlarından günümüze kalmış bir hamam ne yazık ki yoktur. Ancak Türk hamamları tamamen Bizans mamları tarzında yapılmıştır.1 Hamam içindeki bölümler hemen hemen aynıdır. Süslemeleri Roma dönemi kadar gösterişlidir. Özellikle kış günlerinde halk, sıhhat ve temizlikten ziyade eğlence için hamama gitmiş, orada vakit geçirmiştir. En meşhuru Hipodrom civarındaki Zeuksippos Hamamları’dır. Bu hamamların içi mermerden ve tunçtan yapılmış heykellerle donatılmıştı. Civardaki diğer büyük hamamlar olarak; Arkadios Hamamı, Konstantinos Hamamı ve Eudoksia Hamamları’nın adları bilinmektedir.
Yerebatan Sarnıcı
Yerebatan Sarnıcı
GÜNLÜK YAŞAM
VE SU İHTİYACI
Nüfusu dört yüz bini bulan Konstantinopolis’te Roma döneminden beri su sorunu yaşanmıştır. Su ihtiyacını karşılamak üzere şehrin dışından getirilen sular için su kemerleri yapılmıştır. Bu kemerlerin en büyüğü olan Valens Su Kemeri, aslında yaklaşık yüz kilometre gibi uzak bir mesafeden su getiren isale attının küçük bir parçasıdır. Kemerler ile gelen su büyük sarnıçlarda depolanıp çeşmelere ve hamamlara dağıtılmıştır. Bizans döneminde imparatorlar gibi oylular da saraylarda yaşamışlardır. Dışa kapalı bu yapılar bahçeli iç avlular, emerli kapılar ve duvarlarla çevrilidir ve genellikle sokağa doğru uzanan teraslı atlar halinde,cumbalı ve pencerelidir. Büyük salonları çok sayıda konuğu ağırlamaya elverişli biçimde tasarlanır, yaşama mekânları rahatlık sağlayacak üzeydedir. Halkın yaşadığı evlerden farklı olarak yapılmış bu saraylar, başta anyoları olmak üzere sahiplerine her türlü konforu sunmuştur. Konstantinopolis’te halkın yaşadığı evler genellikle küçük ve karanlıktır. oğunlukla zemin katta bir işlikleri (Yun.ergasterion) vardır. Su elde etmekte aşanan sorunlar nedeniyle daha o dönemde mahalle aralarındaki su satıcılarının oduğuna dair bilgiler mevcuttur. Merkezi mahallelerde lağım sistemleri olmasına ağmen caddelerdeki atık su sorunları da hiç bitmemiştir. Bizans’ta zenginlik, imparatorun ve soyluların lüks yaşantılarında, kamu binalarının görkeminde gösterişle açığa vurulmuştur. Ancak çok sayıda zanaatkâr, küçük esnaf ve bunlardan başka sokaklarda bin bir çeşit insan vardır. Bu da bu kentin bir dünya aşkenti olmasından kaynaklanmıştır.
Göksu - Ahşap Yapılar
Göksu - Ahşap Yapılar
OSMANLI BAŞKENTİ
İSTANBUL'DA SU VE YAŞAM
İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinin ardından, yeni ve faklı bir yaşam için kentin yeniden iskânı için çalışmalar başlatılmış, kenti terk edenlerin geri önmesine ve evlerine yeniden yerleşmesine olanak sağlanmıştır. Ayrıca nadolu’nun birçok bölgesinden belirli sayıda aile, teşvik edilerek İstanbul’daki boş evlere yerleştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Müslümanlar, Ortodokslar ve diğer topluluklar birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bütün bu topluluklarda bu dünyaya ve yaşama yönelik kültür içinde hem coğrafyanın hem de gelenek ve göreneklerin önemli bir yeri olmuştur. Hiç şüphesiz Saray kültürünü halk kültürüyle kaynaştıranlar da üst düzey Osmanlı bürokratları olmuştur. Saray içinden evlenip saray dışında konak ve köşklerde yaşamlarını sürdüren bu aileler, halk içindeki memur, tüccar, esnaf ve zanaatkârlarla ilişki içinde olmuşlar, onların bilgi ve becerilerini de saraya taşımışlardır. İnsan ve kültür çeşitliliğinin yanı sıra, İstanbul’un denizlerle çevrili bir şehir olması, şüphesiz küçümsenmeyecek bir öneme sahiptir. Bu nedenle eski İstanbul yaşamında deniz ve su manzarası, bir binanın sahip olabileceği en değerli özelliktir. Fatih Sultan Mehmed’in kendisine taht odası olarak yaptırdığı Topkapı Sarayı’ndaki Fatih Köşkü, muhteşem bir deniz ve Haliç manzarasına hâkimdir. Ayrıca 16. yüzyıldan itibaren diğer padişahlar da deniz kıyılarında küçük ve zarif köşkler yaptırmaya başlamışlardır. Ancak deniz manzaralı bina yapımının altın çağı 18. yüzyıldır. Bu yüzyılda yapılmış Boğaz yalıları, iki kıtanın iki denizle birleşme noktasındaki güzel konumdan Osmanlı üst tabakasının da nasıl faydalandığının bir göstergesidir. Hanım sultanların Boğaz kıyılarında yaptırdıkları yazlık saraylar da İstanbul Boğazı’nın iki yakasını süslemiş, 18. Yüzyıla damgasını vurmuştur. Batılı tarzda yaşamın bir göstergesi olan bu mimari gelişim, suyun ve denizin insanların gündelik hayatında vazgeçilmez bir manzara tutkusuna dönüşmüştür.İstanbul kent kültürünü yansıtan günlük yaşama ilişkin belge ve bilgilere ait veriler oldukça azdır. Oysa zanaatkârların ve tüccarların eşlerine ilişkin bilgilerin detayı bize günlük yaşamdan kesitler verir. İngiliz büyükelçiliğinin misafiri Lady Montagu’nun anlattığına göre 18. yüzyıl başlarında İstanbullu kadınlar birbirlerini uzun sohbetler için ziyaret etmişlerdir. Sarayın katı protokolüne uymak zorunda kalmayanlar için bu ziyaretler çok daha kolay olmuştur. Lady Montagu’nun bizzat, canlı tanık olup anlattıklarından öğrendiğimiz kadarıyla, bazı günlerde kentli kadınlar bu ev ziyaretlerinin dışında hamamlarda da biraraya gelmişlerdir. 19. yüzyılda hamam sefaları kibar hanımlar arasında yaygın bir adet haline gelmiş ve bu toplantılara zaman içinde Avrupalı hanımlar da katılmıştır. Hamam kültürü, Osmanlı döneminde kadınlar için bir çeşit sosyal aktivite olarak benimsenmiştir. İstanbul’un merkezi semtlerinde Valide ve Hanım Sultanlar ile diğer vakıf kurumları tarafından yaptırılmış hamamlarda neredeyse bir tam günü geçirmek moda olmuştur. Burada uzun uzun sohbetler edilmiş, “gelin hamamı” adı altında düğün öncesi eğlenceler düzenlenmiştir. Yine yeni doğmuş bebekler için “kırkıncı gün” kutlamaları eş, dost, komşu ve akrabalarla birlikte yemeli içmeli yıkanmalar zaman içinde yapılması gerekli olan birer törene dönüşmüştür. Ailelerdeki bütün kadınların haftada bir gün yıkanmaya gitmesi bir gelenek haline gelirken, aynı anane erkekler arasında da “damat hamamı” gibi özel eğlence ortamları oluşturmuştur. İşte bu hamamlara geliş ve gidişlerinde kullandıkları eşyalar, havlu, peştamal, futa, hamam tası, sabunluk, tarak ve ponza taşı gibi objeler ile beraberlerinde götürdükleri tatlı, şerbet kabı ve şeker hokkası gibi bu kültürü yansıtan eşyalar seçilerek toplanmıştır. Kadınların ahbaplık yapmak için başka bir olanağı da su yakınlarında bulunan mesire yerlerine gitmektir. Bugünkü adı piknik olan ve 17. yüzyıldan bugüne kadar çok sevilen bu eğlencelerde amaç, genellikle suyun olduğu yerlerde bir gün geçirmektir. Bazen bir yatırın da olduğu her şehrin yakınında bulunan bol ağaçlıklı, geniş düzlüklü bu kırlık alanlarda kadınlar bazen bir ibadeti yerine getirmiş, bazen de sohbet edip eğlenmişlerdir. 18. yüzyıl başlarında Kağıthane İstanbul’un çok ünlü bir mesire yeridir. Avrupalılar Osmanlı kadınlarının mesiredeki eğlence biçimiyle ilgilenmişler, seyyahların gezi yazılarına ve tablolara konu olmuştur. Dönemin minyatürcüleri de bu eğlenceleri resimlemişlerdir.
İşlemeli Havlu
İşlemeli Havlu
SU KÜLTÜRÜ VE GÜNLÜK
YAŞAMA YANSIMALARI
Antik çağlardan itibaren kullanılmış su eşyaları çok çeşitlidir. Osmanlı ev kültüründe pişmiş topraktan, ahşaptan ve çeşitli madenlerden yapılmış bakraç, kova ve testiler suyun taşınmasında, küp şeklinde büyük kaplar ise evlerde suyun saklanmasında kullanılmıştır.Her evde ailenin fert sayısına göre günlük tüketim miktarını karşılayacak kapasitede su kabı bulunmaktadır. Yine kullanım için daha küçük boyutta daldırma, maşrapa, kâse ve tas gibi eşyalar değişik malzemelerden üretilmiştir.
Yemek pişirmeye hazırlık anından, sofrada yenilen yemeğe ve içilen suyun konulacağı sürahi ve bardağa, el ve ayak yıkamada kullanılan leğen ibriğe, banyo ve hamamda ihtiyaç duyduğumuz kap kacaklar, yani gündelik yaşantımız içinde yüzyıllar boyunca kullanılan tüm su kaplarının form ve cinsleri geniş bir çeşitlilik gösterir.
Buna bağlı olarak yaşantımız içinde yer alan ve su kültürü içinde kullanılan havlu, peşkir gibi eşyalar diğer bir grubu oluşturmaktadır. Bunların içinde de en önemlileri işlemeli havlulardır. Hem yıkanma sonrasında kurulanmanın ve sağlıklı kalmanın, hem de şıklığın ve zenginliğin göstergesi olmaları açısından bu havlular son derece dikkat çekerler.
Osmanlı döneminde işlemeli eşyaların ve dokumaların üretilmesinde büyük ölçüde
kadınların rolü olmuştur. Saray hareminde yetişen kızlara da okuma, yazma, müzik gibi derslerin yanı sıra dikiş ve iğne ile işleme teknikleri öğretilmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısında İtalyan seyyah Pietro Della Valle yazılarında nakış işleyen Osmanlı kadınlarının maharetlerini övmüş ve tüm kentte moda olan sırma işlemeli eşyaları üretenlerden bahsetmiştir. 19. yüzyılda İstanbul dışındaki diğer şehirlerde de bu alanda pek çok kadın çalışmış, Selanik, Denizli, Bursa, Maraş gibi merkezler dokuma ve işlemeleriyle tanınmıştır.
Konakların haremine lüks eşya ve çeşitli işlemeleri muhtemelen bohçacı kadınlar temin etmiştir. Özellikle Osmanlı nakışları 16. ve 17. yüzyıllarda Avusturya’nın egemenliğindeki Macaristan ve Güneydoğu Avrupa saraylarında da çok tutulmuştur. Bu ülkelerde cariye alanlar, nakış bilenleri özellikle tercih etmişler ve Hıristiyan hanımlar bunlardan Türk motilerini öğrenmişlerdir.
Leğen İbrik
Leğen İbrik
YAŞAMINDA SU
İBADET, SAĞLIK VE EĞLENCE
Sultan ve haremi dışında üst düzey yöneticileri tarafından hayrat olarak inşa ettirilen tüm bu yapılarda dini vecibelerin yerine getirilmesinde kullanılan su ve su ile ilgili yapılar kuşkusuz çok önemliydi. inanca göre suyun halka sunulması başlı başına bir ibadetti. İslam’da ibadet için yıkanmak ve İslâm’ın beş şartından birisi olan namaz’dan önce abdest almak için su gereklidir. Böylece su ile yapılan hayratlar hayırların en hayırlısı sayılmıştır. Bunun en açıkörneği olarak; padişahlar kutsal topraklardaki Mekke ve Medine gibi şehirlere su sağlamak için dahî çeşitli vakışar kurmuşlardır. Kanunî Sultan Süleyman ve ayrıca Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Mekke ve Medine’de birer hamam yaptırmıştır. Osmanlı’da suyun temizleyici olmasının ötesinde, su sesinin iyileştirici özelliği üzerinde de durulmuştur. Saray ve köşklerin her odasında çeşme bulunması bunun bir kanıtıdır. Topkapı Sarayı’nın Harem dairesindeki odalarda, Padişahın taht odalarında ve bahçelerindeki havuz,
fıskiye ve çeşmeler günümüze kadar gelmiştir. Kuşkusuz Saray’ın ve halkın ortak eğlenceleri padişahın emriyle yapılan törenlerdir. Esnaf ve zanaatkârların da kendilerini gösterdikleri etkinlikler içinde en önemlileri ise elbette padişahlar ve şehzadeler için hazırlanan sünnet düğünleri ve eğlencelerdir. Bir sefer ya da düğün sebebiyle düzenlenen bu eğlencelerde esnaf loncalarının geçiş törenleri yapılır, bin bir zahmetle hazırlanmış eserler gösterişli “nahıllarla” padişaha ve halka sunulurdu. Su ile ilgili eserlerin geçiş törenlerinde yer alması ilginçtir. Minyatürlerde ustaları tarafından hazırlanan çeşitli kaplar, kazanlar, su üretilmesinde büyük ölçüde kadınların rolü olmuştur. Saray hareminde yetişen kızlara da okuma, yazma, müzik gibi derslerin yanı sıra dikiş ve iğne ile işleme teknikleri öğretilmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısında İtalyan seyyah Pietro Della Valle yazılarında nakış işleyen Osmanlı kadınlarının maharetlerini övmüş ve tüm kentte moda olan sırma işlemeli eşyaları üretenlerden bahsetmiştir.7 19. yüzyılda İstanbul dışındaki diğer şehirlerde de bu alanda pek çok kadın çalışmış, Selanik, Denizli, Bursa, Maraş gibi merkezler dokuma ve işlemeleriyle tanınmıştır. Konakların haremine lüks eşya ve çeşitli işlemeleri muhtemelen bohçacı kadınlar temin etmiştir. Saray ile kent kültürünün bir noktada buluştuğu bu eğlencelerdeki yemek ziyafetleri de ayrı bir önem taşımaktadır. Su ile hazırlanan ve Osmanlı mutfağında özenle ve önemle sunulan şurupların, limonataların ve şerbetlerin ana maddesi yine iyi sudur.
Mahalle Çeşmesi
Mahalle Çeşmesi
KENTİN MİMARİ ÖĞESİ
SU YAPILARI
İstanbul’da gündelik yaşamda kullanılan suyun kırsal alanlardan şehre getirilmesi, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) döneminden itibaren başlamış, özellikle Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde bu yöndeki inşaa faaliyetleri artmıştır. Daha sonra Sultan III. Selim (1789-1807) döneminde askeri yapılanma içinde kurulan baruthaneye havuz ihtiyacı nedeniyle yeni su yolları yapılmıştır. 1839’da tamamlanan 25 km.’lik su şebekesinin döşenmesi yüzyılı aşan yapım çalışmalarının sonucunda gerçekleşmiştir. Valide Bendi (1796) ve II. Mahmud Bendi’nin (1839) tamamlanmasıyla İstanbul’un su sıkıntısı büyük oranda giderilmiştir. Görkemli mimarisi olan bu bentler Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud dönemlerinin mali sıkıntılı dönemlerinde bile bu su yolu yapım geleneğini sürdürmüşlerdir. Su şebekesi için inşa edilen bu yapıların çoğu kâgir oldukları için sağlam kalmışlardır. İyi yemeğe ve içmeye değer verenler için suyun kalitesi elbette çok önemlidir. Su yollarının güzergâhlarında ve meydanlarda gösterişli çeşmeler her dönemde inşa edilmiştir. Özellikle 17. ve 18. yüzyılda mermer ve taş işçiliğinin doruk noktasına çıktığı lale, karanfil ve sümbül motişeri ile süslü güzel ve zarif çeşmeler İstanbul’u süslemiştir. Daha sonraki yüzyılda kısıtlı gıda maddeleri dağıtabilen veya dağıtmak isteyen vakıf sahipleri halka yine iyiiçme suyu sağlamaya çalışmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru bir hayrat türü olarak rağbet gören sebiller, demir parmaklıklı pencereleri olan küçük kâgir yapılardır. İçlerinde bulunan bir vakıf görevlisi, gelip geçenin su ihtiyacını karşılamak için, her gün testiler dolusu su dağıtırdı. Sebilleri yaptıranlar ve mimarlar görenlerin alışkanlıklarını fazla zorlamayacak süsleme biçimlerini bu küçük binalarda uygulamışlardır. İstanbul’un çıkıntılı köşelerinde dekoratif yüzey rölyeşeriyle küçük mücevher gibi görünen sebiller, zaman içinde kendi tarzları olan yapılar haline gelmişler ve kent yaşamında büyük önem kazanmışlardır.12 İstanbul’un dışında Anadolu şehir ve kasabalarında da aynı durum söz konusudur. Tadı ve içimi güzel suların dışında, hazmı kolaylaştırıcı
mineralli sular da keşfedilmiş, halka ayaküstü sağlık sunan ve halk arasında içmeler adı ile bilinen şifalı suların bulunduğu yerler halkın uğrak yerleri olmuştur. İnsan yaşamında suyun önemi şüphesiz saymakla bitmez. Sanırım yaşamın özü de suyun kendisidir.